AKİT'ten Türk askerine "camiye ayakkabıyla girdi" iftirası

Kategori: Gündem - Tarih: 27 Şubat 2019 17:27
AKİT'ten Türk askerine "camiye ayakkabıyla girdi" iftirası

AKİT yazarından Türk askerine "camiye ayakkabıyla girdi, içki içmeyen kovuldu" iftirası

AKP'ye Yeni Akit gazetesinin, “Fethullah Gülen Nur Cemaati (bugünkü tabirle FETÖ) üyeliği nedeniyle” TSK'dan ihraç edilen yazarı Vehbi Kara, "yazmaya" devam ediyor. Kara, bugünkü köşesinde, o dönemle ilgili olarak birbirinden ilginç iftiralarda bulundu.

Namaz kıldığı için o dönem sürekli ikaz yediğini iddia eden Kara, "Kandil gecesi namaz kıldığım için utanmadan 'burası cami değil, askeri okul' ve 'burada namaz kılamazsın' gibi akıl almaz sözlere muhatap oldum" diye belirtti.

"Deniz Harp Okulunda okurken Ramazan ayında Türk öğrencilere oruç tutmak yasaklandı. Misafir öğrencilere yani Libyalılara yemek çıkarılırken bizi yemekhaneden kovdular. İftarımızı kantinden aldığımız birkaç yiyecekle yapmak zorunda aldık" diyen Kara, "İçki içmedim diye 'komutana karşı geliyormuşum' diye bütün subayların hedefi oldum" diye ileri sürdü.

Kara ayrıca, "Uzunköprü’deki kışla camiine ayakkabıları ile giren Teoman Koman isimli general, herkesin içinde cami düşmanlığının nasıl bir seviyeye geldiğini göstermişti" diye de iddia etti.

Vehbi Kara'nın yazısı şu şekilde:

"28 Şubat 1997 döneminde çok alçakça icraatlar yapılmıştır. Batı Çalışma Grubu (BÇG) adı verilen ve kurucularının çoğunluğunu Sabetaycı general ve amirallerin meydana getirdiği yasadışı örgütün, Silahlı Kuvvetlerimize yapmadığı kötülük kalmamıştır. Bunlardan sadece birkaç tanesini yazacağım ki; inkârcıların sesi kesilsin. Zira Feto’culardan daha utanmaz bir şekilde işledikleri suçları inkâr ediyorlar.
Önce kendimden başlayayım. Askeri okulda namaz kıldığım için defalarca ikaz yedim. Kandil gecesi namaz kıldığım için utanmadan 'burası cami değil, askeri okul' ve 'burada namaz kılamazsın' gibi akıl almaz sözlere muhatap oldum.

Deniz Harp Okulunda okurken Ramazan ayında Türk öğrencilere oruç tutmak yasaklandı. Misafir öğrencilere yani Libyalılara yemek çıkarılırken bizi yemekhaneden kovdular. İftarımızı kantinden aldığımız birkaç yiyecekle yapmak zorunda aldık.

Teğmenliğimin daha ilk yılında öğrencilere namaz kılmayı tavsiye ettiğim ve dini kitaplar okunmasını söylediğim için soruşturma geçirmiş onlarca sayfalık ifadem alınmıştı.

Savaş gemisinde içki içmediğim için İzmir Orduevinde gemi komutanı tarafından hapse atılmakla tehdit edildim. İşin kötüsü bu edepsizlik o derece yaygın bir hal almıştı ki içki içmedim diye 'komutana karşı geliyormuşum' diye bütün subayların hedefi oldum. Çarkçıbaşı Ümit Saydam olmasaydı neredeyse linç edilecektim.

'Kurban kesmek iyi bir şeydir' dediğim için başka bir gemi komutanı tarafından hesaba çekilmiştim. Hâlbuki öğle yemeği esnasında soruyu komutan sormuş 'her taraf mezbahaya dönüyor' diye kendi akılsızca düşüncelerini tasdik etmemi istemişti. Askerlikten gelen yetkilerini dini konularda baskı aracı olarak kullanıyordu. Bunu kabul etmeyince ertesi gün makamına çağırmış 'en ufak bir hata yaparsam hapse göndereceğini' söyleyerek tehdit edilmiştim. 

Donanma Komutanı Güven Erkaya tarafından Gölcük’teki askerler Sinema salonuna toplanmış ve 'irtica en büyük düşmanımızdır' denilerek eşi başörtülü askerlerin ordudan atılacağını bizzat işitmiştim.

Sicilime 'namaz kılmaya önem verir' gibi güya ayıpmış gibi değerlendirmeler yazılmış top atışlarında kazandığım birincilikler göz ardı edilerek düşük sicil verilmiştir. Daha bunun gibi nice fenalıklara maruz kaldım. Fakat bu acı gerçekleri 2007 yılında 'Bahriye’de 15 Yıl' isimli kitapta neşrederek halkımızı uyandırmaya ve Hükümet yetkililerini haberdar ettim.

Burada yaşadığım diğer çirkin uygulamaları yazmıyorum. Çünkü makale sınırlarını aşar. Fakat sadece Dr. Şaban Çobanoğlu tarafından yayınlanan'Sakıncalı Asker' kitabında yer alan bir iki tane din düşmanlığı uygulamasını da yazmak istiyorum. Dindar askerlere yapılan baskıların sadece Deniz kuvvetleri Komutanlığına mahsus kalmadığı Kara ve Hava Kuvvetlerinde de yine bu Sabetaycı Generallerin nasıl bir İslam düşmanlığı yaptıklarını kör gözlere de göstermek istiyorum.

1994 yılında Edirne Uzunköprü’de askeri kışlada asker aileleri ile verilen iftar yemeğinde Tugay komutanı tarafından 'Yüzbaşı Abdullah ve eşinin çağdaş olmayan kıyafetle Askeri Gazino’ya geldikleri için salonu terk etmeleri gerekmektedir' diye mikrofonla anons edecek kadar iğrenç bir tutum sergilenmiştir. Buna şahit olan yüzlerce asker ve ailesi vardır.

Askeri birliklerdeki cami ve kışlalara bizzat birlik komutanları tarafından tecavüz ediliyordu. 1992 Yılında ezan okunuyor diye yine Uzunköprü’deki kışla camiine ayakkabıları ile giren Teoman Koman isimli general, herkesin içinde cami düşmanlığının nasıl bir seviyeye geldiğini göstermişti. Bu şahıs aynı zamanda MİT Müsteşarlığı da yapmıştı. Yani devletin en yüksek istihbarat kurumunu bu insanlar yönetiyordu.

Cami tecavüzleri yapan generaller 'ezan okunmaması' kararı verebiliyor Ayetleri ve Allah, Hazreti Muhammed (asm) yazılarını Arapça olduğu için kaldırılmasını emredebiliyordu. İşgal birlikleri komutanları gibi bu generaller botları ile camileri pisletmekten geri durmamışlardı. Nice camiyi kapatmış ve kapısına kilit asmışlardı.

Fakat en çok yürekleri sızlatan olay Gülhane Askeri Tıp akademisinde meydana gelmişti. Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararı ile ordudan atılan Yüzbaşı Güray Balatekin’in eşi, askeri kimliği alındığı için hastaneye kabul edilmemiş ve kanser hastalığından dolayı vefat etmişti.

Bu edepsizlikler saymakla bitmez. Daha fazla insanların sinirleri bozmadan neden bu fenalıklar yapıldı onların birkaçını yazayım. İnanın bu satırları yazarken tansiyonum fırlıyor. Düşünmek bile çok ağır geliyor.

Doktorluk yeminini dahi bozacak şekilde inanılmaz din düşmanlığı yapan bu general ve amirallerin derdi neydi acaba? Şimdi yargıdan müebbed hapis cezası yemelerine rağmen elleri kolları serbest bir şekilde dolaşan bu darbeciler, neden böyle bir işe bulaşmışlardı?

Sebeplerinin bazıları şunlardı:

Ordunun kurumsal hiyerarşisini bozarak zayıf düşürmek ve bu sayede ülkemizin parçalanmasını sağlamak. Halkı isyan etme seviyesine getirerek karışıklık çıkarmak ve darbe zemini meydana getirmek. Devlete, milletimize ve dinimize bağlı olan askerleri ordudan atarak faşist bir yönetim meydana getirmek. Yapacakları askeri darbe esnasında kendilerine engel olabileceklerini düşündükleri askerleri bir bahane ile temizleyip teryağından kıl çeker gibi darbe yapmak. Dindar olmasa dahi yapılan zulümleri onaylamayan ve kabul etmeyen vatanına bağlı komutanları cezalandırarak terfi etmelerine engel olmak. FETÖ örgütüne adam yetiştirerek darbe yapılması için zemin hazırlamak. Bir çok asker taciz ve yıldırma gibi kanunsuz uygulamalardan kurtulmak için Feto’nun kucağına düşmüştür. ABD’nin Silahlı Kuvvetler üzerindeki etkisini korumak ve daha da artmasını sağlamak. Sabetay Sevi tarafından kurulan Yahudilerin dahi dışladıkları sapkın insanlardan meydana gelen son derece tehlikeli çetenin kurumsal yapısını tahkim etmek ve ülkeyi gizli bir şekilde yönetmeye çalışmak.

Bunlar benim ilk çırpıda sayabildiğim acı gerçeklerdir. Daha yazılmayan binlerce acı olay vardır. Bunları her 28 Şubat yıldönümünde yazmak boynuma borçtur. Yoksa yazarlığı bırakmam gerekir.

Son bir söz de hükümetedir. Bu acıların bir kısmını Erbakan ve Erdoğan da yaşadı. Eşleri başörtülü olduğu için suçlanıp yemeklere bile birlikte katılamadı. Her ne ise olan oldu; bütün bir millet olarak bu acıları bize yaşattılar. Fakat hükümetin elinde imkan var iken bu yapılan haksızlıkları tazmin etmeyi neden düşünmez?

Yerel seçimden önce 28 Şubat döneminde acı olayları yaşamış binlerce 3’lü kararname mağduru resen emekli edilmiş askere; neden gasp edilen hakları verilmiyor? Hiç olmaz ise özlük hakları geri verilemez mi?

Yapılan vaatler bir başka bahara kalmasın. Bu Yahudi Dönmesi Sabetaycıların oyununa gelmeyin. Bunlar iki yüzlü oldukları için her türlü kılığa girebiliyorlar. Suret-i haktan görünüp altınızı oymalarına fırsat vermeyin, vesselam…"

http://www.muhalifhaberler.com/haberprint/akit-ten-turk-askerine--camiye-ayakkabiyla-girdi--iftirasi-7238.html